Genel

Soru-Cevap| İş, Okul, Motivasyon, Almanya ve Diziler

22 Nisan 2017
merve-tuncay

merve-tuncay
merve-tuncay merve-tuncay
merve-tuncay
@ruhat_akblt

“Bir haftalığına Almanya’ya gideceğim.Sizce hangi şehri olurdu ve neden? +Fotograf makina önerisi”

Öncelikle 1 hafta fena bir süre değil. 3-4 günlük seyahatler maalesef ki çok turistik, çok yüzeysel kalabiliyor. Şimdi soruya gelirsem, hangi şehri mi olurdu? Tabii ki de: Berlin. Ama sırf Berlin sevdam yüzünden değil -yo o yüzden- Almanya’da 1 hafta boyunca her gün farklı planlar yapmaya en müsait şehir Berlin de o yüzden. İlk 2-3 gün Brandenburg Kapısı, Alexanderplatz gibi turistik meydanları gezdikten sonra -ki Alexanderplatz tamamiyle es geçilebilir- Prenzlauer Berg’e gidip karşıya çıkan ilk minik cafe’ye güvenle oturulabilir. Berlin’e seyahat etmenin o kadar çok nedeni olabilir ki…

  1. Tarihe, 2. Dünya Savaşı’nın etkilerine tanık olmak.
  2. Ulusal ve kültürel değerlerinin yanısıra; çağdaş-uluslararası müze ve galerilerini gezmek (Bonus: Museum für Fotografie ve Berlin Musical Instrument Museum).
  3. Her zevke hitap eden gece hayatı alternatifleri. Benim gibi keyfine düşkün olanlar, orman meyveli tart ve kırmızı şarap ile keyfi yapsın: Einstein Cafe – Unten den Linden. Google’dan mekana bir bakın önce, sonra botları çıkarın ve pisttede Whitney Houston’dan, Gloria Gaynor – I Will Survive’a ve hatta Hollandalı Caro Emerald’a uzanan playlist ile dans edin: Clärchens Ballhaus.

Bu soruyla beraber fotoğraf makinesi tavsiyesi istediğini de iletmiştin. Şimdi bunlar benim en anlamadığım mevzuların başında geliyor. Sanıyorum o model bu model o kadar da mühim değil. İlk etapta keşif için aldığın makine hayatının makinesi olmuyor. Ama basit birkaç neden ile neden o makineye ihtiyaç duyulduğunu özetlemek lazım. Mesela ben kolay taşınabilir ve iyi bi fotoğraf kalitesi arıyordum: Fujifilm X-E1 özellikle portatif olması nedeniyle çok işimi gördü. Kendisi aynasız (mirrorless) bi kamera. Bu nedenle hakikaten çok hafif. Bir de analog görünümlü dijital olması sebebiyle dış görünüşü için de seviyorum. Şimdi alsam, bunun yerine Canon’un vlog için ürettiği kameralarından birini alırdım. Çünkü artık fotoğraf yerine daha çok videoya yöneldim. Yani size model öneremem. Ama neyi, niçin istediğinizi iyi analiz etmenizi öneririm. Her konuda hatta. Mümkünse.

@muhammetyavuz.keles
“Hangi yabancı diziler???”

Hiç yabancı diziler. Ben niçin dizi izleyemiyorum, bilmiyorum. Galiba başından sonuna izlediğim tek yabancı dizi var o da How I Met Your Mother. Bir şeylere konsantre olmakta zorlanıyorum mevzubahis izlemeli bir eylemse. Onun dışında son dönemlerde Da Vinci’s Demons’u izlemiştim, o da güzel bi kadro ama vasat bi senaryoydu. Sırf Riaro’cuğum için izliyordum. Mozart in the Jungle’a bakayım dedim; birkaç bölüm sonra diziyi açıp, izlemek dışında her şeyi yaptığımı fark ettim. Çok bir şey izleme arzusunda olursam, Six Feet Under izliyorum. Onu da 2-3 ay arayla açıp izlediğim için nerede kaldığımı unutup, başa dön izliyorum.

@kuttesra
“Hafta içerisinde kendi motivasyonunuz için özellikle yaptığınız birşeyler var mı diye bir soru yöneltsem.”

Motive olmak mecburiyetindeyiz. Yine aynı şekilde motivasyonumuzu kaybetmek de mecburiyetindeyiz. Programlanmış, belli birtakım duygu ve hislere sabitlenmiş varlıklar değiliz. Bugün aşkla, şevkle yaptığımız şeyden yarın nefret edebiliyoruz. Dün yanımızda olan bir insanı bir başka gün görmek dahi istemeyip, bir sonraki gün yıllar oldu görüşmeyeli özlemi taşıyabiliyoruz. Bu dengesizlik değil, aksine insan olma hali benim gözümde. Galiba en büyük motivasyonum; zorlanmak ve zorlanmayı sevmek. Şimdi bunu yazdıktan sonra düşündüm de galiba o da değil. Gerekli miktarda yalnız kalmak benim en büyük motivasyonum. Ama bunlar çok şahsi durumlar. Doktorunuza danışmadan lütfen aşırı dozda yalnız kalmayın.

Mesela benim gizli kurtarıcılarımdan biri sabah 9.15 sularında ofise yürürken “I Will Survive” dinlemek. Tek başıma yemeğe gitmekten, kendimle kahve içmeye çıkmaktan çekinmemek. Birçok insanın bunu yapmadığını, yapamadığını görüyorum. Yapın, hepimiz zaman zaman kendi kendimize konuşmuyor muyuz? Konuşun yahu, gerekli miktarda delirin lütfen. Galiba bir de zamanın gücüne inanmak lazım. Bu da şöyle bir inanış; bazen sen o anda olsun istersin ve genellikle o anda olmaz. Olmamasının vardır illa ki bir sebebi. Hem senin bu derdin, dünyayı, gezegenleri, galaksiyi düşündüğünde ne kadar mühim olabilir ki? En iyisi bi banyo yapıp, uyu sen. Bu da benim zorlandığım ama bir şekilde kendime sabretmeyi öğreterek uyguladığım motivasyon biçimlerinden biri. Müthiş sabırsız bir insanım ve bunu törpülemek lazım.

@_busra.ay_
“Merhaba😊 Kanalınızı çok yeni olmakla birlikte severek takip ediyorum. Ürettiğiniz içerikleri çok beğeniyorum. Hatta fırsat buldukça izlediğimi de yazmıştım size. 😁 “Mesela 90’larda çocuk olmak ne ifade ediyor?” tarzı bir video gelse harika olabilir diye düşünüyorum. Her çocuk için geçmiş özeldir. Ki daha önce kötü bir gün geçirmekle ilgili videonuzda çocukluk fotoğraflarına bakmanın sizi mutlu ettiğini söylemiştiniz. Belki bu tarz bir video da mutlu eder. 😊 Sevgiyle💕”

90’larda çocuk olmak ne ifade ediyor girişiyorum hemen. Öncelikle 80’li yıllarda doğanlar kadar hakim değilim tabii 90’lar çağına. Benimki daha çok kasete Ricky Martin kaydetmek mesela… Un dos tres’ten sonra söylediğim bir diğer parça ise “canısı canısı ömrümün yarısı, ben senden ayrılmam alnımın yazısı” idi. Batı ve Doğu’yu daha 5 yaşındayken sentezlemiştim. Bunlar dışında 90’lar deyince ablamla beraber sokakta oynanan saklambaçlarda fasulye olduğumu, Calippo dondurmaya bayıldığımı, sağ ayağımın 5 yaşına kadar belli aralıklarla alçıda olduğunu, 5 yaşında ayağımdan ameliyat olduğum günü, r’leri o yaşlarda söyleyemediğimden ismime Meyve dediğimi ve kahküllerimi hatırlıyorum.

*Fırsat buldukça izlediğin ve bu kadar coşkuyla duygularını dile getirdiğin için çok teşekkür ederim.

@esinmeydankas
“Nerede çalışıyorsun ne işle meşgulsün, hangi bölümden mezunsun, bölümünü seviyor muydun vb. vb. bölüm ve iş konulu bolca cevap bekliyorummm 🐣 😙 💕.”

Üniversite sınavına zerre çalışmadığım, dershaneye 2 ay gidip, en arkada bulmaca çözdüğüm yılları hatırladım birden. Bir ara dershanede yapılan deneme sınavları sonucunda bir üst sınıfa geçmiş, yalnızca bir Cumartesi o üst sınıftaki derslere ve sınıfın sessizliğine dayanıp, dershane müdürüne “konuları takip edemiyorum, onlar çok ileri” diyerek, bulmaca çözdüğüm en arka sol köşeme, eski sınıfıma geri dönmüştüm. Oldum olası testleri yapamadım. Bana anlamlı gelen şey yazmak veya anlatmak. Yani kendimi ifade etmek. 4-5 tane şık olunca ne bileyim ben hangisini seçeyim. Hem niçin 1 doğru olsun ki… Lise döneminde konservatuar okuyacağımı düşünüp, 1 yıl tiyatro eğitimi aldıktan sonra, lise sonda tekstil ve moda tasarımı okuyacağım diyerek 3 ay çizim kursuna gittim. Başlarda kurstaki hoca pek ilgilenmedi, geç kaldın seneye girersin dedi. Çünkü yetenek sınavlarına 3-4 ay gibi bir süre vardı. “Aynısı çiz” diye verdiği figürü fena çizmediğimi görünce “senin gözün iyiymiş” diye oturup benimle özel ilgilendiğini hatırlıyorum. Netice ne mi oldu? Ne tiyatro ne de moda tasarım okudum. Barajı geçsem yeter diyerek, coğrafya kitapçığını açıp çözmediğim üniversite sınavıyla özel okulda %25 burs kazanacak bi puan yapabildim ve “sanat yönetimi diye bi bölüm varmış, yazalım gitsin” diyerek üniversiteye başladım. Zaten 4 tercihim vardı dördü de aynı bölüm farklı burs oranları ile.

Sanat yönetimine girdiğimde, ailede benimle yaşıt kuzenim derece yaparak tıp kazanınca “sanat yönetimi mi, olsun o da bölüm” tepkileriyle karşılandığım, “kaç yıllık, 2 yıllık mı?” soruları ile tebrik edildiğim de oldu….. 4 yıll bu arada (ne yapayım içimde ukte kalmış). Sanat yönetimi; plastik sanatların ve sahne sanatların bir birleşimi. Ama daha çok sanat yöneticiliği. Sanat tarihi, bienal, mienal, küratör, müratör, genel sanat yönetmenliği, sinema tarihi, işletme(?) vs. derken böyle geçti 4 yıl. Erasmus ve birkaç bayıldığım hocam dışında üniversitenin bana pek de bir şey kattığına inanmıyorum. Zaten üniversite süreci hazır bir paket değil. Keşke odun gibi girip, yontulmuş olarak çıkabilsek. Ama öyle bir dünya Harvard’da da mümkün değil. Çaba çaba çaba demiş Napolyon. Dememiş de, dese de olurmuş hani.

Şimdi ben bi ajansta çalışıyorum (wow bu kadar detaylı bilgi vermemeliyim). Aslında hangi ajans vs. olduğunu beni Instagram’dan takip ettiğine göre görmüş olman gerekiyor. Meşhuur bir dergi var İstanbul’la ilgili, onu çıkaran ve yayınlayan ajansta çalıyorum. Ama dergi ekibinde değilim. Yine meşhur bir markanın sadakat projesi ekibindeyim. Dergi işi yapmıyorum, ama her ay bizim markanın projesi için dergiye 2 sayfa içerik de hazırlıyorum. Ajans işte yahu. Ajans işi ile meşgulüm efendim. Mailing falan da yapıyoruz. Valla ne ararsan var. Video mideo da çekiyorum.

***

Bir Cuma akşamı 19:30’dan, 21:30’a kadar sorularınızı yanıtladım sevgili okuyucular. Ben en az video çekmek kadar keyif aldım bu durumdan. Zaten ilk göz ağrım olan blog’umu da çok ihmal ettim. En azından yıllık domain ödemenin hakkını versem yeter… Bundan sonra belli aralıklarla bu Soru-Cevap’lara blog’dan da devam edeceğim. Siz okuyun, biriktirin ve bir sonraki Instagram post’unu bekleyin. Görüldüğü gibi soru sorunlunca susmuyor, aksine gürül gürül anlatıyorum. Artık dükkanı kapatıyorum, biraz daha yazmaya devam edersem Allah muhafaza ilk kitabını piyasaya süren blogger olacağım. Hadi öpüyorum gözlerinizden. Ciao.

You Might Also Like

No Comments

Bir Cevap Yazın

error: Content is protected !!