Genel

Nasıl Fenomen Olamadım?

8 Ağustos 2016

Bu yazıyı yazmak geçtiğimiz hafta aklıma gelmişti ve Twitter‘dan paylaşıp bir sonraki güne yetiştireceğime dair söz vermiştim. Tabii ki de öyle olmadı. İşte neden fenomen olamadığımın özeti bu dermişim, ama değil. İstikrar önemli, ancak ondan daha da önemli şeyler var. Daha önce birçok yazıda sosyal medyaya dair neler düşündüğümü, bu platformda nasıl yer almak istediğimi anlatmıştım. Eğer merak edip, ille de okuyacağım derseniz, yazıları aşağıya bırakacağım.

Şimdi biraz daha dürüst olma zamanı. Yıl 2009 henüz daha lise öğrencisiyim. İnanılmaz göndermeler yaptığıma inandığım, küçük hikayelerden oluşan yazıları paylaştığım bir blog’um var. Evet ben yazarak başladım bu maceraya. Tüm o ergenlik hissiyatlarımla dünyanın meselelerini ele aldığım, betimlemelerin havada uçuştuğu şiirimsi öyküler.. Evlerden ırak yani. Google’dan görseller aratıyorum, düşüncelerimi en iyi ifade eden görseli bulunca “hah” diyor ve yazıya ekleyip, yayınlıyordum. O zamanlar ki adresim: 1beyazbuyu.blogpost.com gibi bir şey. Beyaz Büyü olmuştu daha sonra, o zamanları hatırlayanlar var mı? Beyaz Büyü de Magnum’un Beyaz Büyü dondurmasını çok sevdiğim içindi. Bu kadar basit yani. Sonra Google araştırmaları yüzünden “bağlama büyüsü” yazıp blog’a gelenler oldu. Keşke şaka yapıyor olsaydım. 2012 yılından itibaren ad soyad’lı blog açma fikrini yıllarca düşündüm ama tam emin olamadım. Bir çeşit Burhan Altıntop gibi hissettim kendimi “mervetuncay.com”u hayal ederken.. Daha sonra (yıl 2015) üreteceğim içerik ile ad-soyadın yaratacağı “egoist” tavrı silebilirim diye düşündüm. Bir çeşit sosyal CV ve günlük olmasını da istediğim için bu karar mantıklı gelmeye başladı.

Lise döneminde açtığım blog’umda “lifestyle” diyebileceğimiz içerikler de paylaşıyordum. Hatta henüz keçenin revaçta olmadığı dönemlerde takı tasarımı yapmaya da başlamıştım. Bir konusu olmayan, nereye evrildiği belli olmayan, oldukça kişisel bir blog idi benimki. Ama bu işin nereye evrileceğini tahmin edenler, o yıllarda vermiş oldukları emeğin karşılığını şimdi fazlasıyla alıyor. Yalnız blogger denince ilk etapta akla hemen moda blogger’ı gelmesin. Blogger aleminin ilk içerikleri isimsiz veya nickname kullanarak özel hayatını anlatan blogger’lar tarafından oluşturuluyordu. Kimi kadın-erkek ilişkilerini anlatıyor, kimi biraz daha esprili bir dil kullanıyor, bir diğeri daha politik yazılar yazıyordu. Ortak noktaları bu yazarların hepsinin no-name olmasıydı.

Moda blogger’ları da öyle günümüzde olduğu kadar “rahat” veya “özgür” değildi içerik paylaşımında. O zaman sosyal medyaya karşı bir endişe vardı. Görseller çalınmasın diye her fotoğrafa estetikten uzak imzalar atmalar, aşırıtarzınmodablogu.blogspot.com yazısını iliştirmeler.. Yüzlerini kapatan blog yazarları, yüzünü fotoğraftan kırparak yayınlayanlar.. Şimdi onlar büyüdüler, evlendiler ve çocuklarının ilk agu’ları bile blog’larında yeni bir post olarak yer aldı. 

Havalı tabir ile hiçbir zaman bu “community”nin içinde yer almadım. Çünkü henüz çok genç olduğum için zaten basın davetlerine gidip, -yine havalı tabir ile- “network” oluşturabilmem mümkün değildi. Bir de o zamanlar okuyucu blog’un misafiriydi. Yorum yazmadan ayrılmazdı mesela. Daha sonra blogger.com emekli oldu, wordpress’ler, tasarımcı yüzü görmüş blog sayfaları piyasada yer almaya başladı. Bir gece de Buse Terim blogger oldu diye hatırlıyorum. Bu konuyu bilenler beni aydınlatsın.

Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan blog yazarları, zamanla birbirlerini tanımaz hale geldiler ve röportajlarda “blogger olarak kimleri takip ediyorsunuz” sorularına sadece yabancılardan örnek verecek kadar “ünlü” kıvamında da geldiler.

Minik bir blogger tarihi oldu bu anlattıklarım. Moda blog’u olmamama rağmen, halen daha mail kutuma “moda blog’u yazı işleri” adı altında bir sürü basın bülteni ve davet geliyor. 2010 – 2011 yıllarında yazdığım lifestyle yazılarının etkileri bunlar. Moda blog’u yazmanın hatta moda blogger’ları hakkında şaka yapmanın suyu çıktı neredeyse ama markaların içerik üreticisi ile en rahat iletişim kurabildikleri alanlardan biri moda. Bu yüzden ilk etapta bu alanda içerik üretenler kendilerini daha geniş bir kitleye duyurabildiler. Kozmetik sektörü daha sonra buna eşlik etti; annelerin teknolojiyi keşfetmesi ile birlikte yemek blog’larında da ciddi bir artış oldu. Bkz: Aysel’in lezzetli mutfağı.

Network olmadan olmuyor. İçeriğin herhangi bir kalitesi olmasa da, birinin eşi, arkadaşı veya olur da bir gün görüşürüm diye beklettiği bi’ arkadaşı olman gerekiyor.

Günümüzde en çok sorgulanan şey blogger’ların/vlogger’ların sık sık sponsorlu kampanyalar yapması, güvenirliğini ve samimiyetini kaybetmesi de olsa aslında markalar ile işbirliği yapmak birdenbire ortaya çıkmadı. Üstelik bu dengeler bir çeşit sevgi ve nefret ilişkisi yaratıyor okuyucu ve içerik üreticisi arasında. Sık sık markalardan gelen ürünlere, kampanyalara yer veriyor; “artık eskisi gibi samimi değil”, “ama demek ki markalar onu tercih ediyor” hissiyatı yaratıyor. İçeriğin “samimi olması” oldukça göreceli bir kavram olabilir ama şu aşikar; insanlar elde edemedikleri hayatları takip etmeyi seviyorlar. İşte bu illüzyonu yaratanlar başarılı birer sosyal medya içerik üreticisi oldular. Üstelik kimsenin hakkını yemeyeceğim, yaşadığı hayatı bir başkasına ilham verecek şekilde paylaşanlar da mevcut. Ama yine de siz şu illüzyon meselesini bir düşünün.

Gün içerisinde Instagram paylaşımına denk geldiğimiz bir blog yazarının, okuduğu kitabını paylaştığı kareyi bakarken, arka tarafta evinin dekorasyonuna da rastlıyoruz. Bu dekorasyondan kişisel zevkine ve birikimine şahit oluyoruz. O kişiyi tanımasak da, zamanla bilinçdışı biriktirdiğimiz imgeler, o kişinin hayatını merak etmemizi sağlıyor. O karenin içerisinde, ideal bir hayat yaşadığını hayal ediyoruz. O kare bizim hayatımızla eşleşmiyor. Ama bir gün eşleşe de bilir. İşte sosyal medya bize bunu pazarlıyor.

Yukarıda yazdıklarımı eleştirel olarak alacaksak eğer ben de bir blogger olarak bu eleştirilere hedef olabilirim. Ancak açıkça söyleyebilirim ki, ben böyle bir illüzyon yaratmadım. “O davete gitmedim, o projeye katılmadım; çünkü çok seçici biriyim” demeyeceğim. Çünkü böyle dersem ben de bir illüzyon yaratmış olurum.

Daha önce bir yazıda bahsetmedim sanıyorum; 2012 yılında katıldığım Erasmus programından kalan hibe ile blog yazılarımda kullanmak için fotoğraf makinesi aldım. 2015’teki Erasmusplus stajından artan hibe ile de şuanda okumuş olduğunuz bu blog’umun tasarımını yaptırdım. Bu anlamda kendimi bir çeşit blog dünyasının esnafı gibi hissediyorum diyebilirim. Daha küçük adımlar ile istediğim yöne doğru ilerliyorum. Bir yazı, bir blog kolay yazılmıyor… Anladın mı şimdi sevgili okuyucu? İşte ben bu şekilde fenomen olamadım. Girişte bahsettiğim link’leri aşağıya bıraktım, bir de başarıya dair yapılmış olan bir Tedx konuşması ekliyorum aşağıya. Yazıları okumasanız da o videoyu izleyin derim. Fenomen olamadığım bir başka günde yine görüşmek dileğiyle. Ciao!

Sosyal Medya ve İçsel Ben

Benimle Gelen?

Bilmediğiniz Gibi.

*Yazıda bahsi geçen, izlemenizi tavsiye ettiğim Tedx konuşması:
Ya Mağlubiyetin Günahını Alıyorsak? Aziz Kedi – TedxReset 2011

You Might Also Like

4 Comments

  • Reply Özge Çelik 8 Ağustos 2016 at 19:32

    Merve en sevdiğim yazı bu oldu sanırım artık sayfanda! Oturup yazacak olsam çok benzer cümleler kurabileceğimi hissettim senin satırlarını okurken. Benim de çok söyleyeceklerim var, kafamda pek çok da sorular, düşünceler. Seninle karşılıklı konuşsak saatler sürebilecek bir konu olduğunu hissettim 🙂
    Bahsettiğin ‘illüzyon’ olayıyla ilgili bir zamanlar birşeyler yazmıştım ben de. Enteresan bir konu, gerçekten tez yazılır, o derece.

    Velhasıl kelam, eline sağlık, çok keyifle okudum!

  • Reply busrakkus 8 Ağustos 2016 at 22:28

    Kendi blog hayatımdan bir kesit okudum sanki. Çok iyi ifade etmişsin Merve.

  • Reply Pelinsu 9 Ağustos 2016 at 01:31

    Herkes sevdiği işle uğraşacak kadar şanslı değildir. Bunu yapmak için zaman, emek, yoğun istek gerekir. Ama asıl kopma noktası başka yerde gerçekleşir; sevdiğin işi yapıyorsan ya da sevdiğin şeyle uğraşıyorsan bir hayalini gerçekleştiriyorsun demektir ve muhtemelen bunu yapmak için masraf yapıyorsundur. Uzunca bir süre karşılıksız, yani kazançsız sürer, gittiği yere kadar. Daha sonrası için iki ihtimal var, ya bu uğraşından para kazanmaya başlarsın, ya da hala para harcamaya ve kazanç elde edememeye devam edersin. Aslında sevdiği işle uğraşan insan için para falan hikaye, ama insan ‘bak hem sevdiğim işi yapıyorum hem de bununla geçiniyorum’ demenin hazzını da yaşamak istiyor. Aksi takdirde belki de hiç sevmediği başka bir şeye yönelmek ya da mezun olduğu mesleğine odaklanmak zorunda kalıyor.
    Hibelerden artanlarla bu siteyi yaptırmışsın, bir fotoğraf makinası edinmişsin, neredeyse yataktan kalkıp alkışlayacaktım. Ben insanın içinden gelene, aklından geçene, gönlünde yatana, gece rüyasında gördüğüne yatırım yapmasından yanayım.
    Her açıdan tebrik ederim, güzel blog, güzel yazılar, güzel videolar. Başarılarının devamını dilerim.

  • Reply Şule Süslü 21 Ağustos 2016 at 00:39

    merhaba şu bende bi #blogger açtım çok heyecanlı bir şekilde bütün yazılarını okudum youtuben’deki bütün vidiolarını falan izledim bende o yonden yurt dışında eğitim almak isteyenlerdenim inan ki izlerken sen gezerken bende çok keyif aldım benim blogger açma sebebim gezip , gördüğüm bilgimin olduğu çoğu seyi benimde paylaşmak istemem sen bu yola nasıl başladın , mesela bi youtube bi blogger açarken ne düşünüyordun falan meraklıyım doğrusu çok güzel bir insansın bu arada diyiyim bunuda 🙂 🙂
    benımde yenı bu kanalımı abone olursan cidden çok mutlu olurum 🙂 şimdiden teşekürler .. <3

  • Bir Cevap Yazın

    error: Content is protected !!