Sanat, Türkiye

İstanbul Arkeoloji Müzesi

19 Nisan 2014
istanbul-arkeoloji-müzesi
Bu ülke sınırları içerisinde tarih bize hep farklı anlatıldı. Objektif ya da subjektif olmasından daha çok tarih hep uzakta, öylece durması gereken ve pek de işlevi olmayan bir şeydi. Ha, bir de tarih ezberlemek. Çünkü adı üstünde tarih. Olayların tarihini bilsen yeter. Ne olduğunu, neden olduğunu ve sonuçlarını pek kurcalama zaten. Rönesans sonucunda skolastik düşünce yıkıldı mesela. Neydi bu skolastik düşünce? Bilmesek de olur, bunu yazınca yeterliydi çünkü her şey.
Günlük dozda sistem eleştirimi yaptığıma göre başlıyorum anlatmaya.. Büyük bir heyecan ve merakla İstanbul Arkeoloji Müzesine gittim. Maalesef beklentilerim gerçek ile örtüşmedi. Türkiye’nin inşa edilen en eski müzesinden, yani 1891 yılından bugüne gelen tarih-kültür değerlerine gözümüz, canımız gibi sahip çıkıldığını görmek isterdim. Üzerinde yaşadığımız topraklar gereği attığımız her bir adımda tarihi eserlerle karşılaşmamız mümkün. (Ya da AVM’lerden önce mümkündü.) Böyle bir çeşitlilik sonucunda ise eserleri bulup, keşfetme yani arkeoloji ve kazı kısmını halledip, hatta sergileme biçimlerini geliştirmiş, günümüzle harmanlamış olmamız gerekirdi. Ama geçmiş ile günümüzü harmanlamak denilince geçmişten gücünü alarak bulunduğu döneme öncülük eden yapılar, eserler bulmak gelmiyor akıllara. Örneğin; tarihi eserlerin hemen yanına konumlandıran klimalar ve (evet, hepimiz biliyoruz ki odaların belirli bir sıcaklıkta olması eserler için çok önemli) sinema salonunu andıran loş ışık kullanımı gibi ufak görünen ama böylesine muazzam bir tarihe yapıya yakışmayan şeyler beni üzdü. Özellikle bahsettiğim loş ışık çoğu eseri incelemede bir engel oluyor. Esere yaklaşıyorsunuz, ve birden gölgeniz o eserin, tarihi kalıntının üzerine düşüyor..
Görüldüğü gibi bu yazıda müzedeki eserlerden bahsetmiyorum. Çünkü böyle bir şeyi yapabilmem mümkün değil. Mutlaka ziyaret edilmeli ve kendi çıkarımlarınızı edinmelisiniz. Biraz teknik anlamda değerlendiriyorum ancak yurt dışı ile kıyaslandığında örneğin Roma’da (National Museum of Rome) bu bahsettiğim teknik problemlerin hiçbiri olmadığı gibi, binanın dış mimarisi tamamen tarihi yansıtırken iç yapıda ise hoş bir modernlikle karşılaşmak mümkün. Ve hiçbir heykelin bulunduğu bölmede loş ışık kullanıldığını görmedim. Aksine o meşhur Disk Atan Adam‘ın karşısında heykelin vurguladığı kasları daha da dikkatle görebiliyorsunuz. Bir müzede de olması gereken budur diye düşünüyorum; eseri öne çıkarmak.
İnternette müzeye dair okuduğum yorumların birinde ise asıl önemli eserlerin ön plana çıkarılmadığı yazıyordu. Bilgilendirmenin az olduğu gibi bir yorum da okudum ama bu dünya çapında genellikle müzelerde böyle. Önemli, yani mitolojik veya tarihsel olarak diğerlerinden farklı bir hikayesi olan eserleri “ayırmak” ve onları vurgulamak müzedeki ilgiyi arttıracağı gibi insanları da daha bilinçli hale getirecektir. Çünkü bu şekilde yanından geçtiğiniz eserlerin hepsi aynı konumda, ziyaretçiye aynı eşit uzaklıkta. Bir diğer uluslararası eleştirim ise dünya çapındaki sergilerin artık çoğunda çocuklar için özel etkinlik alanları var. Örneğin 13. İstanbul Bienal’inde de böyle bir etkinlik vardı. İstanbul Arkeoloji Müzesi mutlaka böyle bir etkinlik sahibi olmalı, her yaştan ziyaretçiye sanatla ve kültürle iç içe olabileceği etkinlikler sunmalıdır.
Doğrusunu söylemek gerekirse müzeyi gezerken çok daha ağır eleştiriler yaptım. Bunların hiçbiri tarihi eserlerle alakalı değildi tabii. Yalnızca iç mekan tasarımının neden böyle olduğuna gerçekten inanamıyorum. Yoksa bu tasarım 1990’lı yıllardaki devlet dairelerine göndermede bulunuyordu da ben mi yanlış anladım? Tuvaletler ve bahçedeki cafe ise gerçekten böyle güzel bir alana, binaya hiç yakışmıyor..
Eğer yazmaya devam edersem söyleyecek daha çok şey bulabilirim. Ama siz mutlaka ve mutlaka müzeyi gezin bu söylediklerimi bir olumsuz durum olarak algılamayın. Hatta eski İstanbul’un fotoğraflarının ve haritalarının bulunduğu bölümde uzun bir süre geçirin, sonra neydik ve ne olmuşuz diye bir düşünelim. Şahsen gözlerimin dolduğunu söyleyebilirim. Bu kadar olumsuz bir açıdan bakmamın sebebi ise tamamen bu önemli yapıya duyduğum saygıdan. Çünkü yüzyılları aşarak karşımızda dikilen o eserlerin hiçbiri bu muameleyi hak etmiyor. Böyle bir müze cumhuriyet öncesinde kuruluyor, temelleri o zamanda atılıyor ve ilk arkeolojik anlamda çalışmalar o tarihlerde başlıyorsa, 2000’li yıllarda artık böyle noktaları eleştiriyor olmamalıydık. Kullanılan paralar, heykellerin kıyafetleri, güç göstermek için yapılan semboller, kötülüklerden koruduğuna inanılan yaratığımsı hayvanlar.. İşte bunlar önlerinden öylesine geçilen eserlerin sahip olduğu binlerce detaydan yalnızca birkaçı. Hepsini bilmek keşke mümkün olsa da bir kültüre, geçmişe şahit olmanın ne demek olduğunu kavrayabilsek..

You Might Also Like

1 Comment

  • Reply Sevgili Beyaz Kagit 17 Mayıs 2016 at 20:13

    Müzeye maalesef henüz gitmedim ama çok yakın bir zamanda hazırladığım bir projede Arkeoloji müzesiyle ilgili bir araştırma yapmıştım ve benzer yorumlar okumuştum. Yazını çok beğendim ve korkarım ziyaret etsem seninle benzer hislerle ayrılırım ben de… Başka ülkelerin elinde olsa baştacı edecekleri şeyleri biz yaşatmaktan ziyade yok etmeye meğilliyiz… Umuyorum daha da geç kalmadan koruma ve tanıtma alanında girişimlere geçilir.
    Bu uyandırıcı yazı için teşekkürler Merve!

  • Bir Cevap Yazın

    error: Content is protected !!