Genel

Çok izlediğimden değil, zor izlediğimden – 1

15 Şubat 2014
woody-allen-sinema-film
Şu dünyada günde 2-3 filmi arka arkaya izleyen, Hollywood oyuncu kadrolarını ve yönetmenlerini amca oğlu samimiyetinde tanıyan insanlardan olmak isterdim. Ama maalesef ki film izlerken sıkıntı basıyor, skip tuşunu kumanda da ışık hızıyla arıyorum. Bu durumun bilimsel bir açıklaması var mıdır acaba? Film izlemeye olan tutkunun dayanılmaz coşkusunu düşünecek olursak milyonda bir görülüyor bile olabilir. Ben bunu çocukluk yıllarımda her hafta sinemada izlediğim gereksiz senaryolarla ve olay örgüsüyle dolu olan “dublajlı” filmlere bağlıyorum. O yıllarda bir hafta sonu etkinliği olarak geliştirdiğimiz sinemaya gitmek şimdi benim için film izlemede önümde bir engel.  bir yerlerden dublaj sesi duyarım, patlamadan koşarak kaçanlar görürüm diye korkuyorum.
Okulda aldığım sinema tarihi dersi sonrası aslında film izleyebildiğimi keşfettim. Çünkü benim kendi içimde taşıdığım hollywood klişelerine karşı uçarak uzaklaşma hissini zamanında “gerçek” sinemanın derdinde olan birçok yönetmenin de derdi olmuş. Bu noktada kendimi yalnız hissetmediğim için çok seviniyorum, bir gün Vertov gibilerinin beni anlayacağını biliyordum… (Filminde Kubrick’e selam gönderen Özcan Deniz tribine yakalandım.) Özellikle de İtalyan Yeni Gerçekçilik akımı beni öyle derinden etkiledi ki sinemaya tekrar bir şans vermeyi düşündüm. (Akademi bu kararıma kayıtsız kalmayıp, beni ödüllendirecektir diye tahmin ediyorum. Hemen bir konuşma hazırlayayım. Bir dakika bol, salaş hırkayı hangi konuşmada giyiyorduk?) Maalesef İtalyan Yeni Gerçekçilik de döneminde televizyonun gelişmesine ve siyasi olarak ülkeyi “yanlış” tanıttıkları gerekçesiyle kısa bir süreliğine etkisini gösterebiliyor. Zaten savaş sonrası işsizlik ve fakirlikle uğraşan İtalyan halkı da kendi toplumunun gerçeğine değil, güldüren, eğlendiren filmlere yöneliyorlar.
Biraz araştırınca aslında her dönemde bu kaosların yaşandığını görmek mümkün. Kaos olmalı ki, karşı çıkan da olsun, kendi manifestosunu yayınlasın ve görüşünü bildirsin, hatta ona da karşı çıkan olsun ve böylelikle sanat aracılığıyla insanlar kendilerini istedikleri gibi ifade etsinler. Sevgi, kardeşlik, dünya barışı.. Ancak günümüzde Amerikan sinemasının hakim olduğu ve seri üretim şeklinde üretilen copy&paste filmler AVM’lerde kendi aşiretlerini kurmuş durumda. Dilerim insanlar önlerine pazarlanan filmleri izlemek yerine, kendilerine hitap eden şeyleri aramaya yönelirler. Çünkü başka sinema mümkün.
Yani sevgili okuyucu, bundan sonra blog’umda yeni bir bölüm başlıyor: “Çok izlediğimden değil, zor izlediğimden.” Film izlemek ile arası yeni düzelen biri olarak zaten yapacağım film eleştirilerinde herhangi bir iddia taşıyamazdım. Vizyondaki filmlerden ise bahsetmeyi düşünmüyorum. Onlar haberdar olduğum ve izlediğim filmler kategorisinde değiller. Son olarak bu bölümde okuduğunuz film eleştirileri sonrasında aklınıza gelen filmleri söylemeyi lütfen unutmayın. Bu konudaki ön yargımdan bahsetmiş olsam da tavsiyeleri merakla bekliyor olacağım.
Woody Allen – Everyone Says I Love You (1996)
Bir tiyatro oyununu herhangi bir araştırma yapmadan izleyebilirim ancak film izleyeceksem mutlaka yönetmen, oyuncu ve konu gibi bilgilere ihtiyaç duyuyorum. Genellikle de süreye mutlaka bakıyorum çünkü belli bir süreyi aşan filmler için önceden hazırlıklı olmam gerekiyor. (Galiba bu yazıyı yazmayı sonlandıracağım, böyle film eleştirisi mi olur?) Ama geçen gün görüp aldığım bu filme karşı kendimi yakın hissettim. Hem yönetmen faktöründen hem de isminden ötürü. Woody Allen filmleri için şöyle yüzeysel bir genelleme yapabilirim, içeriği eğer çok da hoşunuza gitmezse en azından renklere ve diyaloglara dalarak hoş vakit geçirebiliyorsunuz. (Woody Allen mesleği bırakmasa bari..) Ben özellikle ondaki göndermelere seviyorum. Mesela bu filmde Bavyeralı bir Alman olan hizmetliyi ve sossuz makarna getirdiği sahneyi çok sevdim. Yine Woody Allen’da alışık olduğumuz dış ses kavramı bu filmde de mevcut. Bu aslında riskli bir unsur. İzleyiciyi filmden soyutlayarak, bir gerçeği izlediğini değil, kurguyu yani bir filmi izlediğini hatırlatabilir. 1996 yapımı olan bu film sinemayı ne kadar güncel(?) olarak takip ettiğimin bir göstergesi. Kadrosu ile oldukça övülmüş, benim ilgimi çeken bir detay değildi. İlişkiler üzerine ise yaş ve cinsiyet değişimine göre genel göndermeleri mevcut. En beğendiğim bölüm, tabutu önünde aile bireylerinin oturduğu ölü büyük babanın ruhunun canlanmasıydı. İnsanların ölüme ve hayata dair olan felsefi düşüncelerinin pratikte uygulanamadığı mesajı da güzeldi. Ayrıca film normalde sıkılacağım türde olmasına rağmen müzikal sahneler ve koreografiler sayesinde eğlendim. İzlerken hoş vakit geçireyim, komplike bir gidişatı olmasın, güzel ve eğlenceli olsun diyenlere tavsiye edebilirim.

You Might Also Like

No Comments

Bir Cevap Yazın

error: Content is protected !!