Genel

Öz-gün-lük

5 Şubat 2014

Bir insanın yaşamı süresince en özgün olduğu dönem çocukluk dönemi. Kendine has telaffuz ettiği kelimeler, hayali oyun arkadaşları, düşündüğünü olduğu gibi aktarması ve doymadan incelemesi başlı başına çocuğu özgün yapan detaylardan. Yazıya “işte böyle şahane bir şeydi çocuk olmak, o saflık, o temizlik, dünyayı çocuklar kurtaracak” diye devam etmeyeceğim. Çocukluk insanoğlunun en güzel dönemi ama asıl mesele gelişimi, yani nasıl evrildiği. Gelişim sürecinde ise devreye çocuğun büyümüş hali, çoğu zaman da bir alt modeli olan yetişkinler giriyor. Bir alt modeli çünkü çocuğun yaptığı resimdeki ağaca bakıp, ağacın yapraklarının neden mor olduğunu sorguluyor. Buradaki telaşı diğer çocuklar yaprağın yeşil renk olduğunu öğrenirken kendi çocuğunun bu bilgiyi kaçıracak olması. Ya da çocuğun yatkın olduğu alanları keşfedemeden dönemin popüler olan kurslarına göndermek ve hâlâ ne olduğunu bilmediğimiz bir kavram olan başarıyı çocuktan beklemek. Çocuk bu dönemde bakkala para uzatmak için kullanılan sepet işlevi görüyor; gidiyor ve geliyor.

Durumun gerçekten de bu kadar vahim olduğunu düşünüyorum. Çünkü şöyle bir çevreye bakıldığında, kaç tane özgün insan sayabiliyoruz? Esasında böyle bir kaygı güdüyor olmak da saçma. Klişe ama gerçek; şu dünyaya gelen her varlık özünde bir diğerinden farklı. Bu da özgün olabilmek için yeterli bir sebep.

Belki de tamamen psikolojik ve sosyolojik olarak özgün/farklı olma halini reddediyor insan. Doğasında var ama doğasında toplumdan dışlanmamak da var. Bunları yazarken bir yandan da sıkılıyorum. Şu bahsettiklerim bile o kadar çok konuşuldu ki, artık özgün değiller.

Peki günümüzde bir paradoks olarak işleyen ve insanı devamlı başladığı noktaya götüren özgünlük, bahsettiğimiz ütopik anlamında gerçekleşebilir mi? Ben buna inanıyorum. Dönemsel olarak benzerlikler taşınıyor olsa da, her çocukluk fotoğrafında o çocuğa ait mutlaka özgün bir şeyler var. Ve o fotoğraflar şimdinin yetişkinlerinin çizmek istedikleri sosyal profil ve imajlardan daha sahi. Mesela 2010’larda öne çıkan hayallerden biri de geçmişe, 1950 ve 1960 yıllarına gitmek, o dönemde yaşamak. Çünkü kimse kendini bu döneme ait hissetmiyor. Bu döneme ait hissetmeme duygusu bizi direk yaşadığımız çağdan soyutluyor ve hayali de olsa “ben” ve “diğerleri” algısını yaratıyor. Bu fark yaratan algının hazzı ile o hayale bir hayranlık duyuyor ve imreniyoruz. O dönemin insanı çevresel faktörlerden daha az etkilenmiş de olsa, eğer öyle bir şansımız olsaydı da ait olduğumuzu hissettiğimiz döneme gitseydik, muhtemelen o insanlar da aynı dertten muzdarip olduklarını söylerdi. Bu döneme ait olmamak, yaşadığı çağa sıkışan ve çareyi geçmişte arayan herkesin kaçış noktası.

Günümüzde elinden gelse nefesi bile kopyala yapıştır olarak alacak olan neslin en büyük düşmanı da her şeyi pazarlayan ama bir türlü özgünlüğe dair detayları hayatımıza sokamayan markalar. Onlar için az sıfatlara sahip olmamız ve tek tip hale gelebilmemiz büyük avantaj. Milyonlarca kişiye, kitlelere sesleniyorlar ve hepimizi tek bir sıfatla kodluyorlar; “müşteri.” Özgün olanın yapaylığa, sıradanlığa evrilmesinde kendilerinin çok büyük payı var. Yıllarca insanlara “durun siz kendinizi ifade etmeyin, biz de böyle bir şey var, bunu deneyin” dediler. İnsanlar da denedi ve gördüler ki artık bazı sıfatlara sahip olmak çok kolay. Perdenin arka tarafında ise bu birden sahip olunan özellikleri koruyabilmek için markaya ve sunduklarına devamlılık gerekiyordu. Kendini ifade edebilmek için bağlı olduğun bir kaynak var, ve bu kaynaklar yeri gelecek “içindeki gücü keşfet” diyerek seni senle besliyormuş gibi göstererek, aslında seni bir başkasına düşürecek. Çünkü onların bahsettiğine göre en iyisi sensin. Aynı şeyi okuyan milyonlarca kişi yarışa girdi, ama kimse kimseyi geçemedi. Çünkü asıl mesele herkesin durduğu yerde güzel olduğuydu. Bundan ise hiçbir zaman bahsetmeyecekler.

Aslında özgün olmayı tanımlamaya çalışmak bile doğasına aykırı. Bir bereyle olacak iş hiç değil. Nedense bu kavramı da görselleştirip, ona uygun stereotipler geliştirmek istiyoruz. Çoğu zaman farklı olmak adına atılan bu adımlar aynı zamanda eğreti durabiliyor, çünkü bir kaygı taşıyor. Bu da farklı olmaya çalışırken, bir gruba ait olma isteğinin yarattığı bir sonuç. Günümüzde ise “farklılık” popüler bir akım. Çare ise herkesin kendi yaprağının rengini aramasında..

You Might Also Like

No Comments

Bir Cevap Yazın

error: Content is protected !!