Genel

Bir tv kanalı tecrübesi

5 Temmuz 2013
Almanya’dan döndükten sonra “bir şey yapmalıyım” diye söylenip duruyordum. Hazır biraz boş vaktim var derken geçen sene gitmek istemediğim küçük tv kanallarından birine gideyim, ne, nasıl işliyor bir göreyim dedim. Tv kanallarına ve televizyonculuğa dair herhangi bir sempati duymamama rağmen daha şimdiden “onu yapmam, bunu hiç yapmam” demek istemedim. Lise ikinci sınıfta konservatuara gidip tiyatrocu olacağım diye okul değiştirip tiyatro eğitimi alan, daha sonra da tekstil ve moda tasarımı okuyacağım deyip çizim kursuna giden ve sonuç itibari ile ikisini de yapmayan, sanat yönetimi okuyan biriyim. Sanat içerisinde daldan dala atlamak benim göbek adım. 
Bu fikirler içerisindeyken, daha önce adını duymadığım bir kanalın genel yayın yönetmeni ile görüşmeye gittim. İnsanlık aleminden uzak, neredeyse Jupiter’e yakın olan bu kanal yol tarifi istendiğinde “elektrik idaresinin oraya gidin hemen görürsünüz” diye tarif ediliyor. Evet, dürbünüm olsaydı şayet görebilirdim. Zorlu yol macerasından sonra, tek canı kalmış Mario misali kan ter içerisinde kanala ulaşıyoruz. Tüm bu maceralarda bana yanımda bölümden bir arkadaşım da eşlik ediyor. Saniyede defalarca ne yaptığımızı sorguluyoruz, ışık hızında da nereden neyin çıkacağı belli olmaz deyip motive oluyoruz. Genel yayın yönetmeni ile görüşmek için yaklaşık 1.5 saat bekliyoruz. Bu esnada karşımızda açık olan televizyona bakıyoruz ancak o anda Trt’nin sanırım en dandik dizisi bizi karşılıyor. Halimize üzülüyoruz, koltuk değiştirerek televizyonun açık olmadığı oturma grubuna geçiyoruz. Orada ise hemen sol tarafımızda bir papağan bizi karşılıyor. Biz ona, o da bize bakıyor. Bir müddet bununla eğleniyoruz. Hatta gri olan papağının neden yalnızca kuyruğu kırmızı ki, acaba nerenin papağanı bu muhabbeti yaptığımız bile doğrudur. Biz bunlara dalmışken yanı başımızda açık olan televizyonun karşısında uyuyakalan amcayı merak ediyoruz, kendisi gelmiş kanalı değiştirmiş, Star’ı açmış ve sabah saatlerinde yayında olan Tom&Jerry çizgi filmi karşısında uyumuş. Bu aşırı komik tablonun içerisinde gülemiyoruz.. Bekleme süresi artınca hevesimiz, heyecanımız da düşüyor. Artık içeriye girip tırt,pırt,zırtdeyip çıkacağız nasılsa diyoruz. Bu esnalarda yan tarafta uyuyan amcanın telefonu çalıyor, bir konuşma gerçekleşiyor ve telefonu kapatıp yanımıza geliyor, ve onu arayanların dolandırıcı olduğunu kredi kartı bilgilerinin istendiğini bize anlatıyor. Ben de arayan numarayı polise bildirin bu numaraları takibe alıyorlar diyorum, amca paralel evrenden cevap veriyor “ben bilgilerimi vermedim ki”. Ama olsun, onlar devamlı insanları arıyorlar, bu numaraları bildirmek gerekir diyorum. Amca sanırım oğlak burcu ki polisi aramama inadından vazgeçmiyor, bize iyi günler dileyip gidiyor. Biz de sonunda genel yayın yönetmeni görüşmek üzere odaya geçiyoruz..
Kendimizi anlatıyoruz, neler yapmak istediğimizden bahsediyoruz. Staj yapmadığımızı gönüllü olarak orada bulunmak istediğimizden bahsediyoruz. Kanalın sanat programında görev alabileceğimiz bahsediliyor ve hatta içerik hazırlayın, daha sonra bana bildirin, biz de ekipmanları sağlayalım ve kendi programınızı çekin deniyor. Ki bu esnada bizim ayaklarımız yerden kesiliyor. Pazartesi görüşmek üzere kanaldan ayrılıyoruz.
Pazartesi sabah 9’da orada olmamız gerekiyor ancak biz kanalın yerinden ötürü yarım saat gecikmeli gidiyoruz. İçeride ise tekrar genel yayın yönetmenine uğramamız gerekiyor ve sekreter yine bizi bekleme odasına alıyor. Televizyona bakıyoruz, evet yerinde. Papağana bakıyoruz, evet o da aynı şekilde duruyor. Bu sahneyi daha önce yaşamıştık diyerek bekliyoruz. Neyse ki bu sefer yarım saat ile kırk dakika arası bekletiyorlar ve yine genel yayın yönetmeninin odasındaki yerimizi alıyoruz. Kendisi bize cuma günü, masa ve bilgisayar vereceğini söylediği için önce nereye gideceğimizi düşünüyoruz. Bizi içerisinde yer alacak olduğumuz programın sunucusu ile tanıştırıyor. Daha sonra program sunucusu ile konuşmaya, onun masasının olduğu bölüme gidiyoruz. Bu esnada yaptığı işi anlatıyor, normalde program sunucusu gelir hazır olan metni okur ve sunar gider. Ancak kendisi kültür-sanat haberlerini araştırıyor, okuyacağı metni hazırlıyor “kameraman bulabilirse” çekim gerçekleştiriyor ve bir şekilde ona ayrılan 45 dakikalık süreyi “doldurmaya” çalışıyor. Sunucuyu dinlerken, ilk görüşmeden edindiğimiz umutlar bir bir bizi terk ediyor. Henüz daha kadrolu sunucu kameran bulamazken, imkanların kısıtlılığından dolayı açık hava çekimi yapamazken, biz hayalimizdeki programı nasıl bu kanalda yapacağız diyoruz..
Bu umutsuzluğun içerisinde rejiye çıkıyoruz, o esnada yayın olduğu için bir adet şapkalı ve sinirli yönetmen var ve bir kaç tane de stajer oturuyor. Orada biraz bekledikten sonra, kod adı para olan adam içeri giriyor ve call-center bölümünde arama yapacak kişi lazım olduğunu söylüyor. Biz de boş gezenin, boş kalfası olduğumuzdan ötürü arama yapmaya gidiyoruz. 300 adet numara 3’e bölünüyor ve “bi dakka ya biz ne için geldik ve ne yapıyoruz” demeye fırsat bulamadan telefondaki kişi ile görüşmeye başlıyoruz. Satılan şey ise ünlü bir doktorun piyasada tanıttığı bitkisel karışımlı zayıflama tozu. Gelen sorular karşısında profesyonel cevaplar vermek yerine, gerçekçi oluyoruz. Ve “her şeyi ben yemeye devam etsem yine de zayıflarım değil mi?”diyen amcaya da itina ile hayır tabii ki diyorum. Bu esnada bir kadının ev adresini alırken, kendisinden adını da söylemesini istiyorum, zaten çok ağır şiveli konuşan kadını anlamakta güçlük çekiyorum ve devamlı tane tane anlatmaya çalışıyorum ki belki o da yavaş konuşur diye ama o esnada bana “yeteeeeeeeer” diyor. Ben de hanımefendi, siparişin gelmesi için adınızı öğrenmem gerekiyor ve temel fıkrası o anda yaşanıyor, kadının adı Yeter’miş..
Bu trajikomik anlardan sonra arkadaşımın telefonunda bir kadın, bu ürünü ameliyat sonra kullandığını ve 15 kilo aldığını şimdi ise 100 kiloya yaklaştığını söylüyor, arkadaşım orada duramaz hale geliyor ve biz de bu saçmalığa bir son verip aşağıya, kanala iniyoruz. Ortalıkta yapılacak hiç bir şey olmadığı aşikar zaten program sunucusu kadından da anlaşıldığı üzre burada 7-8 kişinin yapacağı işi tek bir kişi yapıyor. Bundan dolayı yapabileceğimiz bir şey var mı sorusu insanlara çok garip geliyor. Biz yine de şansımızı deniyor ve rejiye giriyoruz. Reji’de ki çocuğa nasıl yardımcı olabiliriz, ya da sen neler gösterebilirsin bize diyoruz. Çocuktan gelen tek cümle; “Burası, reji…” E, onu görüyoruz diyoruz içimizden ve başka neler yapabiliriz diye düşünmeye başlıyoruz.
Sunucu bayan geliyor, boş durmak istediğimizi anladığı için bize bilgisayar ayarlamaya çalışıyor ancak o bilgisayarı da ayarlama sebebinde bile “haber araştırır, facebook’a falan girersiniz” var. Yayın sonrası ortalıktaki bilgisayarlarda facebook hesabında gezinen yönetmen varken bizim boş durmamız sanırım kanal için en normali. Daha sonra sunucu bayan ile rejiye gidiyoruz, bu sefer çocuk utangaçlığını atıyor ve bize rejiyi anlatmaya başlıyor. “Burası reji..”den öteye gidiyoruz ve yayına dair bir çok şey öğreniyoruz. Sanırım bu o gün geçirdiğimiz en verimli zaman.. 1 saat sonra ise saate bakıyoruz ve daha saatin 15:00 olduğunu görüyoruz, akşam çıkış saatimiz ilse 19:00 işte o anda yaşanılan duyguları buraya aktaramıyorum..
Bir amca geliyor bizimle konuşmaya, ne iş yapıyorsun burada diyorum, “her şeyi” diyor. Şaşırmıyoruz, zaten herkes her şeyi yapıyor. Bu nev-i şahsına münhasır amca ile derin bir sohbete dalıyoruz, kendisi çok eğlenceli. Kanala gelirken kaybolduğumuzu anlatıyoruz, ve o bize uzun uzun yol tarifi yapıyor. Daha sonra okuduğumuz bölümü soruyor, sanat yönetimi deyince ise bir ilk yaşanıyor ve amca “oo o zaman sizden çok fikir alacağım ben” diye seviniyor. Binde bir görüyoruz bunu, biri  ucundan da olsa bölümümüzden anlıyor. Ve amca bize dekora dair sormak istedikleri olduğundan bahsediyor.
Ardından kod adı para olan, call-center’cı adam tekrar ortada beliriyor ve bizi yukarıya telefon aramaları için yardıma çağırdığını söylüyor. Biz de, orası için gelmediğimizi kibar bir şekilde anlatmaya çalışıyoruz ancak arkadaşımın deyimi ile bu “kan emici” bizi yukarıda bedava çalışan olarak çalıştırmakta çok meraklı ve terslemeye başladığımızda ise kendince error veriyor ve şu cümleleri söylemeye başlıyor; “siz yanlış biliyorsunuz, asıl televizyonculuk reklamdır, satıştır..” İnş cnm ya.. Bunların da ötesinde beni ekrana çıkıp ürün satmak için zorluyor, ayda şu kadar maaş alırsın, şöyle güzel olur diyor. Anlattığı şeylerin beni ilgilendirmediğini, bu tarz şeylerin vasıfsız kişiler tarafından da yapılabileceğini söylemeye çalışıyorum ama adamın zihninden geçen üç kelime var; “para,para para”. Böyle olduğu için de zaten karşı tarafı algılama yetisine sahip olamıyor.
Bu gerginlikten sonra iyice kanala dair tüm şevkimizi kaybediyoruz ve genel yayın yönetmenine gidip en azından bu fırsatı verdiği için teşekkür etmek istiyoruz. Sekreter şuan kendisi toplantıda diyor biz de ortalıkta tekrar dolanmaya devam ediyoruz. O esnada sesçi olan çocuk ile sohbete başlıyoruz, kendisine şu kod adı para olan adamın ne iş yaptığını soruyoruz, çocuktan gelen cevap muazzam; “10 senedir buradayım valla ben de onun ne iş yaptığını bilemiyorum..” Ve bu arkadaş aynı zamanda 17 yaşında. Arada güzel insanlar görmek iyi geliyor ama arkadaşım ile baş başa kalınca tekrar buradan acilen gitmemiz gerektiği kanaatine varıyoruz ve yerimizde duramaz hale geliyoruz. Tekrar sekretere gidiyoruz ve telefon ile genel yayın yönetmenini arıyor, odasından kahkaha sesleri gelen ve hatta kapısı açık olan adam bu sefer de kendisi için “müsait değil” dedirtiyor. E, biz de elimizden geleni yapmış olmanın verdiği vicdan rahatlığı ile kanaldan ayrılıyoruz..
Kanaldan dışarıya çıkarken biraz sinirliyiz, ancak servis var dedikleri şeyin 5-6 kişilik bir nemo aracı olduğunu görünce daha da kendimizi kaybediyoruz ve bir tam gün insanları sömürmenin nasıl bir şey olduğunu anlamış oluyoruz. Gezi olayları esnasında gördük ki bir kanal yandaş olmadan da bir şekilde tutunabilir, adını duyurabilir. Evet bu gittiğimiz kanal da yandaş medyadan değildi ancak fark yaratmak adına girdikleri bir çaba yoktu. Fark maddi imkanlar ile yaratılmaz. Diğer ana akım medya kanallarına özeneceği yerine kendine has programlar peşinde koşmalı küçük kanallar. E zaten, o malum kanallara rakip olamayacaksın bari onların yapamadıkları özgünlükte bir program yap, sosyal medyaya hitap et, gençliğin sesini dinle ki farkını ortaya koy. Ama yok, sen bunlardan bi haber, 3-5 ünü geçmiş sözde sanatçıları toplayıp sabah programı yapacağım, öğlen de belgesel gireceğim dersen oturduğun yerde kalırsın. Bu kanallarda çalışanlar ise 7-8 kişinin yapacağı işleri tek başına yapmaya alışır hale gelir. Aslında mesele o call-center’da ki kod adı para olan kan emiciler. Satış, satış ve daha çok satış. Peki ya sonra?
Normalde bu son paragrafta afili cümleler ile yazımı sonlandırmam ve yaşananları güzelce bir şekilde özetlemem gerekiyor ama bu deneyim ben de yalnızca “yazık, çok yazık..” hissi bırakıyor. Umarım bu tarz yerlerde çalışanlar kendi potansiyellerini karnı aç yapımcılara, yöneticilere yedirmekten vazgeçerler…

You Might Also Like

No Comments

Bir Cevap Yazın

error: Content is protected !!